top of page

Uyanış

Güncelleme tarihi: 12 Ağu 2021

Geç kalacağım! Daha hızlı olmalıyım.. Sahil şeridinden yürürsem daha hızlı olacak. İş görüşmesine de bu kıyafetle gidilir miydi ki? Sokakta adım atacak yer yok , her yer çöp dolu. Alacak temiz bir lahza nefesimiz bile yok. Ah ama o koku!.. Ne gariptir , babamlar bir zamanlar insanların sahil kenarlarında denizin kokusunu içine çektikleri, huzur buldukları bir dönem olduğunu söylemişti. Bazen buna inanmakta güçlük çekiyorum çünkü bu koku maskemin içinden sanki tüm vücuduma nüfuz ediyor. Üstelik bir de deniz canlıları çok olurmuş o dönemde. İnsanlar balık yemekten midye yemekten keyif alırmış ve hatta sokak aralarında dahi midye satılırmış. Düşüncesi bile ne kötü geliyor şimdi. 5 yaşımdayken balık gördüğümü hatırlıyorum. Hayatımda ilk ve son kez o zaman görmüştüm. Eski zamanlarda deniz alabildiğine maviymiş ve bu insanlara huzur verirmiş. Anlayabileceğim bir konu değil. Deniz benim sadece midemi bulandıran kahverengi ve kokan bir su birikintisi. Saat 12.30 çok geciktim. Ahh şu arabalar.. Karşıya geçmek için sanki bir ömür beklemek gerekiyor. Şehir çok kalabalık. Eskiden İzmir’de sadece 5 milyon insanın yaşadığına inanmak güç. Evim Bornova’da okulum ise Bayraklı’ da. İnsanlar bu mesafeyi en fazla yarım saatte giderlermiş. Belki de babam abartıyordur. Zaten hep inanılması güç şeyler söyler bana.

12.45 gerçekten geciktim. Daha fazla bekleyemeyeceğim yeşil ışığı. Babamın bana bir diğer abartı söylediği şey ise yaya geçitlerinde insanlar en fazla 1-2 dakika bekleyip yolun karşısına geçebilirlermiş. Ahh 15 dakikadır bekliyorum. “İstersen eski kitapları oku ve öğren sen de” diyor. Ne gerek var bunu yapmaya bilmiyorum. Bilgisayarımda zaten tüm bilgiler. Eskiden okullarda insanlara kitap okumaları tavsiye edilir ve çocuklara kitap okuma ödevi verirlermiş. Şimdi ise öğretmenim ile tek başıma 2 dakikacık bile konuşamıyorum. Bir sürü öğrenci var çünkü. Elbette ki paramız olmadığı için devlet okuluna gidiyorum.. Daha fazla dayanamayacağım. Karşıya geçmem lazım artık.

Uğultu, tek duyabildiğim uğultu. Drone ambulans mı o? Ölmüş olabilir miyim? En son hatırladığım bir korna sesi. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama keşke ışığı bekleseydim. Dayanılmaz bir acı bacaklarımda var. Rüyada gibiyim. Neden acımı sonlandırmıyorlar? Kırmızı kartlı olduğumu ne çabuk unutuyorum. Yani toplumdaki hiyerarşide en alt basamaklarda olduğumu… Bilmiyorsanız söyleyeyim o kadar kalabalık ki dünya artık. Sağlık hizmetini tam istiyorsanız çok paranızın olması lazım. Babamın ve annemin parasız olduğundan bahsetmiş miydim? Bu yüzden şu an beni götürdükleri hastanede pek bir önemim yok. Bilincimi kaybediyorum sanırım. Her yerde sadece uğultu var.

Çok uzun bir süredir uyuyor olduğumu hissediyorum. Birkaç kez gözümü açtığımda parlak ışıklar gördüğümü anımsıyorum. Şimdi ise bir odada uyandım. Ailem nerede? Bacaklarımı hissedemiyorum. Sahi tam olarak ne oldu? Yeşil ışığı beklemeliydim, söylemiş miydim? Babamın sesini duyuyorum. ‘’Hiç yürüme ihtimali kalmadı mı? Neden ona bu kadar geç müdahale ettiniz? Evet biliyorum kırmızı kartlı olduğumuzu ama o bir çocuk.’’

Boş geçirdiğim vakitlerde taşı sıksan suyunu çıkarırsın gibi garip cümleleriyle azarlayan babam şimdi 19 yaşındaki ben için “O bir çocuk.” diyerek hüngür hüngür ağlıyor. Kırmızı kartlı olmak bu sağlık sistemindeki en berbat pozisyon olmalı. Nasıl yalnızca ayda 2 kez hastaneye gitme hakkımız olabilir anlamıyorum, aklım almıyor. Bu kadar açlığın, susuzluğun hüküm sürdüğü dünyada ölmekten ziyade hasta olup hastaneye gidebilmek bile şükür sebebiymiş, doktor, babama öyle söylüyor. Çaresiz evin yolunu tutuyoruz.

Aahh annem canım annem ne kadar da üzülecek beni böyle görünce! Yol boyunca yalnızca annemin ne kadar üzüleceğini düşünüp durdum. İşte geldik. Babam gözyaşlarını siliyor, dik durmalı tabi. Fakat kızarmış gözlerinin farkında değil. Eve giriyoruz. Annem evde yok, temiz bir yudum su bulmaya çıkmış. Nasıl bulacaksa? Arıtılacak kirli suyumuz bile kalmadı. Kız kardeşim çıkıyor diğer odadan. Beni gördü ama tepkisiz. Benim kesilen bacaklarımı hissetmeyişim gibi o da bana karşı en ufak bir acı hissetmiyordu, suratındaki donuk ifadeden belli. Zavallı kız kardeşim. Yaşadığı onca şeyden sonra hissizleşti. Adına adalet denen ama hiçbir hakkın tesis edilemediği bu kara sistemin kurbanıydı o. Hiç konuşmadan tekerlekli sandalyemi teslim aldı babamdan. Yatağıma götürdü beni. Acaba uyusam her şey geçer miydi?

Neden diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Varoluşumuzun bencilliğinde boğuluyorum. Çaresizce beklemek ve hiçbir şey yapamamak, yaşamaktan daha fazla acı vermeye başladı. Kafamda bu düşüncelerle savaşırken birden annemin eve döndüğünü farkediyorum. Ağlıyor. Benim için bir şişe su bulabilmiş ama alamamış. “Kadın olduğum için alamadım” diyor babama. “Keşke sen gitseydin”. Erkekler, kadın olduğu için sindirmişler onu , sıradan çıkarmış ve öne geçmişler. Her şeyi berbat ettiğimiz gibi kadınlarımızı da mağdur ettik. “Erkek olmaktan” bir kez daha nefret ettim.

Akşam olmaya başladı. Evde resmen çıt çıkmıyor. Güneşin batışıyla evimiz karanlığa gömülecek yine. Eskiden ne güzeldi. İnsanlar evlerinde elektrik ve suyu gönüllerince kullanabiliyorlar, insanlığın hızlı yükselişinin haklı gururuyla her şeyi gönüllerince sarfedebiliyorlardı. Ta ki, enerji kaynaklarımız bitene kadar. Artık erişilebilecek ve temiz bir enerji kaynağımız kalmadı. Evlerde elektrik ve suyumuz yok. Sadece kamusal alanlarda akşam 5’ten sonra elektrik kullanılabiliyor. Bir haber okumuştum geçenlerde. Kaçak elektrik kullandığı için hapse atılan bir kişiden bahsediyordu. Üstelik bir kadınmış!

Kapı çalıyor yine. Memurlar gelmiş. Artık evimizde engelli biri olduğu için bundan sonra bize tanınan avantajlardan yararlanabilecekmişiz. Babamım bağırdığını duyuyorum. Lanetler savuruyor. “Ben bu ülkeye ömrümü adadım” diyor. Ah babacım, canım babam. Yaklaşık 30 yıldır bizlerin daha güzel bir dünyada mutlu bir şekilde yaşayabilmesi için çalışır durur. Kadınların çalışmasının yasaklandığı günü hatırlıyorum. “Evde olmalılar!” diye bağırıyordu birileri. Gitgide azalan yaşamsal imkanlarımızı daha da fazla işgal etmemelilermiş. Babam anneme sarılıp saçını okşamıştı. “Merak etme” dedi. “Ben varım.” Yine utanıyorum kendimden, insanlığımızdan.

Evimizin kapısı kapanıyor ve ben odamın penceresinden kapkaranlık gökyüzüne bakıyorum. Eskiden bunun çok değerli olduğunu , yıldızları seyredebilmek için insanların şehirlerden kaçtığını anlatırdı annem. Köyleri anlatırdı. Yemyeşil köyler, ovalar, dağlar... “Buz gibi olur, üşürdük” derdi. Şimdi yaşadığımız bu apartmanın 23. katında şanslı olup olmadığımızı anlayamıyorum. Ben bunları düşünürken birden irkiliyorum. Drone ambulans gelmiş. Işığı gözümü alıyor..

Yemek yiyeceğiz. Artık masaya gidemeyeceğim. Annem yemek kutumu getirdi. Memurların bahsettiği avantaj bu olmalı. Üstünde engelli işareti var. Kutuyu açtığımızda annem yine ağlıyor. Sadece fazladan bir tane ekmek daha eklemişler. 5. Katta oturan arkadaşım anlatmıştı. Onların kutularında et ve balık da varmış ama tadı plastik gibiymiş. Kokusu da bir garipmiş ama o bundan oldukça mutluydu. Hayvanların doğadan yok olmasıyla birlikte devletimizin ürettiği etler nedense gerçeğinin tadını hiçbir zaman vermedi. Belki de insanlık bu kadar bencil olmasa küçükken beslediğim minik kuzuma karşı kendimi bu kadar suçlu hissetmezdim. 23. Kat yukarıda zaten nasıl besleyeceksem. Belki ileride çok çalışıp başarılı olabilirsem bende ilk 5 kat içerisinde yaşamaya hak kazanabilirim. Sonuçta orada oturanlar bunu haketmişler(!). Yoksa neden deprem olunca kolayca kaçabilsinler diye böyle bir hakları olsun ki. Zaten her hafta deprem korkusu yaşamaya başladık...


Uyumaya çalışıyorum ama bir türlü olmuyor. Havalar o kadar sıcak ki sonbahar aylarında bile 35-40 dereceyi bulabiliyor. Üstelik bir de artık yürüyemiyorum. Bugün sağlıklı normal bir insan olduğum son gündü. Bilseydim böyle olacağını gideceğim yer iş görüşmesi mi olurdu? Artık ben de bütün gün annem ve kardeşim ile beraber evdeyim. Belki yakında babam da bize katılır. Çalıştığı işte birkaç aydan fazla kalması neredeyse mucize. Şu, bizden akıllı olmasın ama, akıllı robotlar çıktığından beri bir işte bir seneden fazla çalışmak hayal oldu. Her geçen gün robot sayısıyla beraber işsizlik de artıyor.

Büyük dedem anlatmıştı. Çok çok eskiden ülkemizden diğer Avrupa ülkelerine işçi göçleri oluyormuş. Genç nüfus oranımız da azalmaya başlayınca ülkece evde oturur hale geldik. Zaten herkes aynı anda dışarıya çıkmaya kalksa kaos olurdu herhalde. İzmir’in nüfusu bile halihazırda 17 milyona yaklaştı. Geçenlerde haberlerde duymuştum. Çok yakında ‘Gelişen Ülkeler Konseyi’ zor durumda olan ülkelere yardım yollayacakmış. Şansımız varsa bize de yardım gelir. Eskiden biz yoksul ülkelere düzenli olarak yardım yolluyormuşuz. İnanması güç değil mi? Ben de ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Bundan 50-60 sene önce iklim krizi için ülkeler ortak mutabakatlar imzalarken bizim ülkemiz bunların dışında kalmasaydı belki hala daha yardım ediyor olabilirdik.

Sabah oldu. Tabi sabah olduğunu saate bakarak anlayabildim. Sıcak olmasına rağmen hava son derece puslu. Üstünde engelli işareti bulunan kutumu getirdi annem. Bugün şanslı günüm sanırım. Kahvaltı kutusundan bir tane siyah zeytin çıktı. Gerçi pek iştahım da yok. Ekmeğimin yarısını kedim ile paylaştım. Biraz daha bir şey yemezse açlıktan ölebilir zavallı kedim. Bütün gün evde ne yapacağım bilmiyorum. Normalde olsa çıkar akşam için yiyecek bir şeyler arar biraz içme suyu bulurdum. Fakat eski püskü gıcırdayan tekerlekli sandalye ile buradan ancak arka sokağa kadar gidebilirim. O da şansım varsa.

Kaldırımlar engellilerin ulaşımı için hiç elverişli değil. Yardımsever insanların varlığı da günden güne azaldığı için bu durum epey zorlaşıyor. Artık bu görevi benim yerime küçük kardeşim üstlenecek sanırım. Kardeşim bu seneye liseye geçecek. İşi zor. Her ay Lise Eleme Sınavları’na(LES) giriyor. Nüfus fazla olduğu için herkes liseye gidemiyor artık. Her ay düzenli eleme sınavları yapılıyor belirli sayıda kişi bir sonraki ay yapılacak olan sınavlara girmeye hak kazanıyor. Böylece sene sonunda son sınavı da geçen kişiler liseye girmeye hak kazanıyor. Kazanmak derken çok da sevinilecek bir durum değil. Herkes evine en yakın olan derme çatma liselere gidip 60’şar kişilik sınıflarda eğitim görüyor. Tabi zenginseniz durum farklı. O zaman nispeten daha yeni binalarda 30’ar kişilik sınıflarda eğitim görebilirsiniz. Ama ona rağmen bile yıllardır bilimsel bir başarı sağlayan biri çıkmadı ülkemizde. Bu alandaki son gurur kaynağımız Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar oldu.

"Boğulduğumu hissediyorum. Nefes alamıyorum. Az önce evde yatarken kazayı düşünüyordum. Öyle değil miydi? Ne ara denizde çırpınmaya başladım. Neredeyim ben!?..."


Ohhh.. Hepsi birer rüyaymış. Çok korkunçtu. Hayatımda ilk defa bu kadar gerçekçi bir rüya gördüm. Herhalde akşamüstü haberlerde gördüğüm yangınlardaki yanan ağaçlardan , hayatlarını kaybeden onca canlıdan dolayı.. Artık harekete geçme zamanı. Bu dünyada küçücük bir azim parçası olacak olsam bile bundan sonra dünyanın yokolmasını beklemeyeceğim.


Artık vakti geldi....







 
 
 

Yorumlar


Yazı: Blog2_Post
bottom of page